Zamanın gürültüsü, kalplerimizi kabuk bağlatmış birer taş yığınına çevirdi. Her gün binlerce kelime tüketiyor, binlerce sûrete bürünüyor ama en çok kendimize yabancılaşıyoruz. Oysa insanın hakikati, gürültünün koptuğu yerde değil, mutlak bir sessizliğin ta ortasında gizlidir. İşte bu sessizliğin ilk ve en görkemli kapısı, Mekke’nin kızgın kumları arasında göğe doğru yükselen Nur Dağı’nda, Hira Mağarası’nda aralanmıştır.
Hz. Muhammed (s.a.v.), vahy-i ilâhî ile şereflenmeden evvel, insanlığın bu hoyrat kalabalığından uzaklaşmak, kâinatın sükûtuyla baş başa kalmak için Hira’nın sarp yokuşlarını tırmandı. O yalnızlık, sadece bir coğrafi uzaklaşma değil; kulun kendi iç evrenine, öz benliğine yaptığı en derin hicretti. Tasavvuf geleneğinde asırlar boyu süren "çilehane" kültürü, "erbain" çıkarıp kırk gün halvete çekilme esrarı, hep bu Hira ikliminin birer yansımasıdır. İnsan, dış dünyanın sunduğu konforlu aldanışlardan sıyrılmadıkça, içindeki o ilâhî emaneti duyamaz. Mağaranın darlığı, aslında dünyanın genişliğine aldanan ruhun o daracık kabrinden kurtulup özgürleşmesi içindir.
Hz. Âdem’in cennetin o kusursuz sükûnetinden, yeryüzünün bu dikenli ve çileli sürgün yurduna indirilmesi de tesadüf değildir. Bu dünya, insanın nefsini terbiye edeceği, ahlak temelli sarsılmaz bir duruş kazanacağı bir imtihan meydanıdır. İnsanoğlu, Hira’da inceden inceye örülen o tefekkür bilinciyle, ahsen-i takvim üzere yaratılmış olmanın sorumluluğunu omuzlarında hissetmelidir. Allah, insanı en güzel biçimde, en yüce kabiliyetlerle donatmış; ruhuna kendi nefhinden üflemiştir. Oysa bu muazzam emanet, ne yazık ki gafletin bataklığında zayi edilmektedir.
Bugünün insanı, sanki bu dünyada hiç ölmeyecekmişçesine bir hırsla yaşamakta, ebedî kalacakmış gibi bir konfor alanına hapsolmaktadır. Zamanın akıp gittiğini, ellerindeki hayat kumlarının parmakları arasından kayıp gittiğini görmezden gelir. Bu gaflet uykusu, insanda öyle bir körlük doğurur ki, yapılan bencilliklerin ve nankörlüklerin boyutu inanılmaz seviyelere ulaşır. Sahip olduğu her nefesi, her nimeti kendi kudretinin eseri sanan insan, kendisini var eden Yaratıcı’yı unutur; başkasının hakkına el uzatır, dünyayı talan eder, kalpleri kırar. Oysa Allah, kuluna şahdamarından daha yakınken, insan O’ndan kilometrelerce uzakta bir hayat kurma çabasındadır. Her an bizi gören, sesimizi duyan, kalbimizden geçenleri bilen o sonsuz rahmet sahibi, kulunun kapıya dönmesini beklemektedir.
Unutulmamalıdır ki, insanın en büyük sürgünü kendi nefsinden habersiz yaşayışıdır. Hira’daki o kutlu yalnızlık, bugünün insanına dahi şunu fısıldar: Dur ve düşün! Koştuğun bu gürültülü dünyada, ruhunu hangi kuytularda unuttun?
Kâinatın sükûtu içinde yankılanan ve insanı silkeleyip kendine getiren o ilâhî ferman, Kur’an-ı Kerim’in en sarsıcı suallerinden biriyle yüzleştirir bizi: "Fe eyne tezhebu?" (Peki, bu gidiş nereye?)
İşte bu yüzden, dünyalık telaşların ortasında bir an olsun durup nefes almalı, ruhunu o ilâhî çağrıyla buluşturacak sığınağını bulmalıdır insan. Senin de Hira’n olsun ki, nereye gideceğin nerede duracağın belli olsun.
Yorumlar
Hayati süzer